7 Şubat 2010 Pazar
Bilim Karşısında Çökmüş Akıl Dışı Bir Teori
Ayrıca unutulmamalıdır ki bunlar evrim teorisine hiçbir şekilde destek sağlayamaz. Çünkü evrim her yönüyle, Allah’ın eşsiz yaratışına dair deliller karşısında zaten çökmüş bulunmaktadır. Sayısız iman delilinden aşağıda saydığımız birkaçı bile Allah’ın kusursuz yaratışını göstermek için yeterlidir:
Aminoasitlerin tesadüfen doğru sıralamayla dizilerek proteinleri oluşturmaları, sonra da bir hücre meydana getirmeleri matematiksel olarak imkansızdır. Tek bir proteinin bile tesadüfen oluşmasını açıklayamayan evrim teorisi, hücrenin ve daha kompleks yapıların nasıl meydana geldiğini asla açıklayamaz.
Milimetrenin 100'de biri büyüklüğünde olan hücrelerimizin içindeki "mitokondri" isimli enerji santrali, bir petrol rafinerisinden ya da bir hidroelektrik santralinden daha komplekstir. Binlerce mühendisin, teknik uzmanın, işçinin, tasarımcının bir araya gelerek, en yüksek teknolojiyi kullanarak sağladıkları enerjiyi, belirli sayıda atomun kendi başlarına üretebilmeleri tesadüflerle açıklanamaz.
İnsanın tek bir hücresinin çekirdeğindeki DNA molekülünde bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak büyüklükte, hassas sıralaması ile anlam kazanan bir bilgi deposu bulunur. DNA kör tesadüflerin ürünü olamaz.
Bazı genler diğerleri üzerinde kontrol yetkisine sahiptir. Genler arasındaki hiyerarşik düzen evrimin hayali tesadüf mantığı ile oluşamayacak kadar komplekstir.
Bitki olsun, hayvan olsun, canlılardaki kusursuz ve olağanüstü tasarım, onların tesadüflerin eseri olmadıklarını, bilinçli bir tasarımın sonucu meydana geldiklerini açıkça gösterir.
Beyin yaklaşık 100 milyar sinir hücresinden oluşur. Bu hücreler arasındaki sinapsların sayısının ise 1 katrilyon olduğu tahmin edilmektedir. Tesadüflerin, hayranlık uyandıracak bir iletişim ağı kuracak şekilde sinir hücrelerini organize etmeleri kesinlikle imkansızdır.
Bakteri kamçısı, bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır ve yaklaşık 240 ayrı proteinin biraraya gelerek bir motor şeklinde çalışması ile fonksiyon görür. Bakteri kamçısının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olarak işlemesi gerekmektedir. Bu gerçek evrim teorisinin "kademe kademe gelişim" iddiasını tek başına çürütmeye yeterlidir.
Savunma sistemi hücrelerinin yabancı antijenleri tanımaları ve onlara karşı "antikor" adı verilen maddeler üreterek onları yok etmeye çalışmaları evrimle açıklanamaz.
Pıhtılaşma bir dizi enzimin sırayla kimyasal tepkimelere girerek bir diğerini aktive etmesi ile ortaya çıkan hayati bir olaydır. Bu atom yığınlarının böylesine bir şuur göstermesi ise kuşkusuz çok büyük bir mucizedir ve tümüyle rastlantılara dayalı bir sürecin ürünü elbette olamaz.
Bu maddelerin her biri tek başına canlılıktaki üstün tasarımı görmemiz için yeterlidir. İnsan hiçbir bilgisi olmasa da bu hakikatlerden tek birini öğrenerek sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcının varlığını görebilir.
Bunların yanı sıra, bir canlının varlığı ancak onu yaratan Allah’ın varlığını kanıtlar. Cansız ve şuursuz atomların, moleküllerin bir araya gelip de duyan, koklayan, dokunan ve gören insanı meydana getirmesi ancak Allah’ın kusursuz yaratışının delilidir. Çünkü koklamayı, duymayı veya görmeyi bilmeyen atomların hissetmeyi istemeleri ve bunun için bir araya gelmeleri mümkün olamaz. Madde yığınının aynanın karşısına geçip de kendisini görmesi ya da maddenin başka bir maddeyi tatması ve ona dokunması evrim mantığında bir yere oturtulamaz. Bu hisler ancak madde üstü bir yaratılış, yani Allah’ın varlığı ve kusursuz yaratışı ile açıklanabilir.
Sonuç: Tüm canlılar Allah yaratmıştır
İlginç olan, evrimcilerin anatomik ve fizyolojik gerçeklere dayanmaksızın bu köhne iddiayı gündeme getirmeleridir. Evrim teorisi bilimin her dalında olduğu gibi tıp alanındaki gelişmeler karşısında da dayanaksız kalmış ve artık tamamen çökmüştür. İnsan, rastlantılarla evrimleşmiş bir varlık değildir. İnsanı da diğer tüm canlıları da Allah yaratmıştır.
Vomeronasal Organ
Bu konuda evrimcilerin iddiası ise, bazı hayvanların vomeronasal organlarının bizden çok daha güçlü bir algı düzeyinde olmasına dayanır. Yılanlar ve çeşitli sürüngenler vomeronasal algıyı dilleriyle duymaktadır ve çeşitli memelilerin de burunları bu konuda güçlüdür. Evrimciler de bizim düşük vomeronasal algı düzeyimizin, "körelmiş"likten kaynaklandığını ileri sürerler.
Oysa eğer daha zayıf değil de daha güçlü bir vomeronasal hassasiyete sahip olsaydık, o zaman da "çok iyi evrimleşmişiz" diyeceklerdi. Canlılar arasında bu gibi karşılaştırmalar yapıp, çeşitli senaryolar üretmek bilimsellikten uzak bir yaklaşımdır. Kartalların gözleri de bizim gözlerimizden çok daha keskindir; ama bu durum bizim kartallardan evrimleşip de bu evrim sırasında görüşümüzün "köreldiği" gibi bir anlama gelmez.
Gerçekte her canlı, yaşadığı ortamda ihtiyaç duyacağı en ideal duyularla donatılmıştır. Son derece kompleks tasarımlarla işleyen duyu organları ise, evrimin değil, yaratılışın kanıtlarıdır.
Pyramidalis Kası
İnsanın evrim teorisine göre de keseli bir atası olduğu öne sürülmez. Keseliler, memelilerin üç ana grubundan birini oluştururlar, Evrim teorisinin iddiasına göre bundan en az 50-60 milyon yıl önce, insanların da dahil edildiği plasentalılar grubundan ayrılarak gelişmişlerdir. Yani ortada insanın bu kası devralmış olabileceği bir "keseli ata", evrim teorisine göre bile yoktur. Dolayısıyla evrimcilerin bu iddiası, geçersiz olmasının yanı sıra, kendi içinde de çelişkilidir.
"Erkek Rahmi" ve "Dişi Meni Kanalı"
Yetişkin bir insanın organları embriyo iken sahip olduğu özel dokulardan oluşmaya başlar. Ve bu dokular fetal dönemin sonunda tamamen kaybolurlarken yerlerinde yalnızca bazı kanallar bırakırlar. Örneğin Wolf kanalı kalıntıları erkek cinsiyet bezlerine dönüşürken, Müller kanalı kadında rahimi meydana getirir.
Wolf kanalı önceleri Wolf cismi iken gebeliğin 5-6. haftalarında üreme bezlerinin geliştiği dokudur. Bu doku kitlesi böbreklerin olgunlaşması ile birlikte kaybolurlar. Bu dokudaki küçülme 6. ve 7. haftalarda başlar ve 5. ayın başında geriye yalnızca kanal ve tüpler kalır. Erkekte Wolf kanalları varlığını devam ettirir ve sperm kanalının farklı bölgelerini meydana getirir (epididim, duktus deferens ve ejakulatuar kanal). Kadında ise Wolf cisimciği küçülerek kaybolur ancak yumurtalıkların karında tutunduğu bağlantı dokusunda kör tüpler halinde kalıntıları kalır. (Gray's Anatomy of the Human Body, 20th edition, 2000.) Bebeğin anne karnındaki gelişimi sırasındaki hayati görevleri açıkça göstermektedir ki, bu tüpler kullanılmayarak işlevini yitirmiş bir erkek üreme sistemi kalıntısı değil, ancak embriyonik döneme ait bir kök doku kalıntısıdır.
Müller kanalları ise, yine benzer şekilde, embriyonun gelişimi esnasında kadın üreme organlarına kaynak teşkil eden özel bir dokunun kalıntılarıdır. Kadında rahim ve dölyolunun gelişip büyüdüğü doku fetal dönemde Müller doku kitlesidir. Erkekte ise Müller kanalları küçülerek kaybolur, kalıntılarına testislerin üzerinde kesecikler (Morgagni Kesecikleri) halinde rastlanıldığı gibi, idrar yolunun (üretra) prostat tabanındaki kısmı üzerinde bir kesecik olarak da karşımıza çıkar. (Gray's Anatomy of the Human Body, 20th edition, 2000. ) Bu yüzden embriyonik Müller kök dokusu kalıntısını işlevini yitirmiş bir rahim diye tanımlamak dayanaksızdır. Bu keseciklerin, önceleri rahim iken sonra fonksiyonunu yitirmiş bir organ kalıntısı olarak iddia edilmesi, embriyoloji bilim dalına ait verilerden habersiz olunduğu anlamına gelir.
Plantaris Kası
Bu örneklerle evrimcilerin yaptığı şey, maymundan insana hayali bir anatomik geçiş varmış izlenimi vermeye çalışmak ve insana dönüşürken maymunların bazı özelliklerini kaybettikleri görünümü oluşturmaktır.
Bir örnek vermek gerekirse, maymunların vücutları tüyle kaplıdır, insanların çok az tüyü vardır. Bir evrimci bu durumu "çünkü evrimleşirken tüylerimizi kaybettik" diye açıklamaya çalışabilir; ama bu sadece bir yorum olmuş olur, bir kanıt olmaz. Aynı fark, "maymunlar o şekilde, insanlar da bu şekilde yaratılmıştır" diye de açıklanabilir. Bu iki açıklamadan hangisinin doğru olduğunu, diğer kriterlere (fosil kayıtlarındaki tabloya, iki canlı arasındaki genetik farklara, doğal seleksiyon ve mutasyon mekanizmalarının etkisine vs.) bakarak anlayabiliriz. Ve tüm bu kriterler, evrimin yanlış, yaratılışın doğru olduğunu göstermektedir.
Beşinci Ayak Parmağı
Sonra bundan hareketle de beşinci parmağın "fazla" olduğunu söylemektedirler. Oysa maymunların tümü ağaç üzerinde yaşamaz. Kaldı ki sadece maymunların değil, karada yaşayan tüm omurgalı canlıların beş parmaklı (pentadactyl) ayak yapısı vardır. Dolayısıyla beş parmak yapısının ağaç dallarını kavramakla bir ilgisi yoktur. Bu, karadaki omurgalı canlıların hepsinde bulunan bir "ortak tasarım"dır.
Erkeklerde Meme Ucu
"Üçüncü Göz Kapağı" ve Kulak
Ancak bilimsel adı plica semilunaris olan bu "yarım ay" şeklindeki doku, Darwin'in sandığı gibi sürüngenlerden miras kalan işlevsiz bir parça değildir. Araştırmalar plica semilunaris'in gözü nemlendiren yağlı bir sıvı salgıladığını ve bunun gözün yabancı cisimlerden korunmasında önemli bir rol üstlendiğini göstermektedir. ("Evidence of Comparative Structure and Function")
Dolayısıyla bu dokunun "Darwin noktası" olarak adlandırılması, ancak bu dokuyu körelmiş organ sanan Darwin'in ve onu körü körüne izleyen günümüz Darwinistlerinin bilgisizliğine ve bağnazlığına yönelik bir atıf olarak anlam taşıyabilir.
Evrimcilerin insan kulağının üst kısmındaki küçük çıkıntıyı ve kulakları hareket ettirmeyi sağlayan kasları "körelmiş organ" sayması da tümüyle spekülatif bir yorumdan ibarettir. Kulağın sahip olduğu şekil ve onun sahip olduğu parçalar, eksiksiz olarak, kulağın işitme görevini yerine getirebilmesi için gerekli olan parçalardır.
Apendiks'in Önemli İşlevleri
Bu gerçek, bilimsel bir makalede, çeşitli temel anatomi kaynakları referans verilerek şöyle açıklanıyor:
"Apendiksin mikroskobik düzeyde incelenmesi, bunun oldukça önemli oranda lenf dokusu içerdiğini göstermektedir. Benzer lenf dokusu birikimleri (ki bunlara GALT, yani sindirim sistemiyle ilişkili lenf dokuları denir) bağırsak sisteminin diğer alanlarında da görülür. Bunlar, vücudun yutulan maddelerdeki yabancı antijenleri tanıma yeteneğiyle ilgilidirler. Benim kendi araştırmam, özellikle, bağırsağın bağışıklık fonksiyonları üzerine yoğunlaşmıştır.
Tavşanlarda yapılan deneyler yeni doğan bireylerde apendiksin ameliyat edilmesinin mukozal bağışıklık gelişimine zarar verdiğini göstermiştir. Tavşan apendiksi üzerine yapılan morfolojik ve fonksiyonel çalışmalar ise, apendiksin, memelilerdeki hava keseciklerine denk olduğunu göstermektedir. Bu kesecikler, kuşlardaki sıvısal bağışıklığın gelişiminde kritik bir rol oynamaktadır.
Tavşan ve insan apendiksinin mikroskobik ve mikrobağışıksal benzerlikleri, insandaki apendiksin tavşandakine benzer bir görevi olduğunu göstermektedir. İnsan apendiksi özelikle yaşamın erken dönemlerinde çok önemlidir, çünkü doğumdan kısa bir süre sonra büyük gelişim geçirmekte, sonra yaş ilerledikçe gerilemektedir, ta ki sindirim sistemi organlarına, ince bağırsaktaki Peyer plakları gibi diğer bazı kısımlarına benzeyene kadar. Bu yeni çalışmalar, insan apandiksinin, bir zamanlar iddia edildiği gibi zamanla küçülmüş ve faydasını kaybetmiş bir organ olmadığını göstermektedir."
Tüm zamanların en ünlü "körelmiş organı" olan apendiksin körelmiş sanılmasının nedeni, Darwin ve taraftarlarının dönemin ilkel bilim düzeyine dayanan dogmatizmleriydi. Dönemin ilkel mikroskopları altında apendiksin lenf dokusu gözükmüyordu; onlar da yapısını anlayamadıkları dokuyu kendi teorileri gereğince "fonksiyonsuz" saymışlar ve körelmiş organlar listesine dahil etmişlerdi.
Aynı durum, diğer sözde körelmiş organlar için de geçerlidir.
Timus Bezinin Faydaları
Embriyon döneminde, boyun kısmındaki üçüncü yutak kıvrımının alt çıkıntısından yaratılır. Yeni doğanlarda, timüs bezi vücuda nispetle büyüktür (11-12g). İki-üç yaşına kadar da büyümeye devam eder. Bebeklerin -başta çeşitli mikroplar olmak üzere- dış ortamın tesirlerine karşı vücut direnci zayıftır. Bu zafiyeti bilen Yaratıcı, bebeklerin korunma ihtiyacını timüs beziyle karşılamıştır. Buluğ çağına kadar büyüyen timüsün (36-38 grama ulaşır) rengi, kırmızımtırak gridir. Yaş ilerledikçe beyazımsı, sarımtırak-gri bir renk alır. Hücrelerin meydana getirdiği birbiriyle birleşen küçük lopçuklar, organın esas histolojik yapısını teşkil eder.
Evrimcilerin “kalıntı” veya “körelmiş” organ nitelendirmesinden timüs de nasibini almış ve ileride kaybolacak işe yaramayan bir yapı olarak görülmüştür. Her şeye evrimin dar penceresinden bakan, canlılardaki mükemmellik ve sanatlı yaratılışa gözünü kapatanlar; varlıktaki hikmetleri öğrenme gibi bir anlayış içinde olsalardı, insanlık için daha faydalı olurlardı.
Buna rağmen, canlılardaki her uzvun bir hikmete binaen yaratıldığını düşünenlerin gayretleriyle organ ve dokuların yaratılış gâyeleri zaman içinde açığa çıkarılmaktadır. Nitekim 1984 baskılı bir anatomi kitabındaki timüs bezine dâir “körelmiş organ” iftiralarının artık terk edilmeye başlandığını; “Timüs bezinin hormonu şimdiye kadar tespit edilememiştir. Büyümeyi hızlandırdığı, iltihaplanmaya karşı mücadele gücünü artırdığı, antitoksinlerin meydana gelmesinde rol oynadığı kabul edilmektedir.” ifadelerinden anlıyoruz.
1980’li yılların başlarında timüsün, endokrin (iç salgı bezi) bir organ olduğu düşünülüyor, salgılarının da antikor yapımında rol aldığı zannediliyordu. 2000’li yılların başlarında ise bu organın, kemik iliğinde yapılan T-lenfositleri mikroplarla savaşabilecek duruma getirmeye vesile bir eğitim organı olduğu anlaşıldı.
Fonksiyonu tam anlaşılamamış bu tip organların incelenmesinde uygulanan temel bir metot; deney hayvanlarının ilgili organı çıkarılarak, meydana gelen eksikliğin tespiti esasına dayanır. Bu organın da vazifesini aydınlatabilmek için, bazı hayvanların timüsü çıkarılmış veya herhangi bir sebeple timüsünü kaybetmiş kişilerdeki neticeler müşahede edilerek bilgi sahibi olunmuştur. Timüs, memeli hayvanlarda erken yaşta çıkarılırsa, kemiklerde raşitizm hastalığındakine benzer belirtiler görülmektedir. Timüs bezi çıkarılan hastalarda, kemik kırıklarının iyileşmesi gecikmekte ve bu kişilerin vücut ağırlığı akranlarından daha düşük olmaktadır. Erişkin hayvanların timüs bezi operasyonla alındığında, vücut gelişimi ile alâkalı herhangi bir bozukluğa rastlanmamaktadır.
Timüsün tam olarak çıkarıldığı durumlarda, humoral (sıvılarla ilgili) antikor sisteminde de belirli bir eksiklik görülürken, organın küçük bir parçası bırakılanlarda, lenfosit sayısı düşer ve T-lenfosit hücre yetmezliğine bağlı belirtiler görülür. Dolaşımdaki T-lenfosit hücreler doğumda ya çok azdır yahut hiç yoktur. Di-George sendromu vakalarında, anne karnındaki çocuğa timüs nakli başarı ile uygulanmakta ve nakilden sonra T-lenfosit hücre mücadele gücünde düzelme olmakta ve immünite (bağışıklık sistemi) yeniden sağlanmaktadır.
İnsanda hücrelere bağlı bağışıklık ve humoral bağışıklık (sıvılara bağlı) olmak üzere iki tip bağışıklık sistemi vardır. Hücrelere bağlı bağışıklık; sitotoksik (hücre öldürücü) ve fagositik (hücre yiyici) mekanizmalarla antijen taşıyan yabancı hücrelerin yok edilmesidir. Humoral (sıvılara bağlı) bağışıklık ise, kan plâzmasında antikor adı verilen immunoglobulinlerle yapılan, organizmayı antijenlere karşı koruma işlemidir. T-lenfositler hücrelere bağlı bağışıklıkla, B-lenfositler ise sıvılara bağlı (humoral) bağışıklıkla vazifelidirler. Doğumdan itibaren ilk iki ayda karaciğere, daha sonra kemik iliğine ürettirilen B-lenfositlerin, ürettiği antikorlar sıvı içinde bulunur ve bu yüzden humoral bağışıklıkta iş görürler. T lenfositler ise bizzat aktif savaşçı hücreler olarak vücut savunmasında vazife yaparlar.
Vücuda giren her türlü yabancı maddeyi yok etmeye çalışan aktif lenfositlerin, zararlı hücreleri yemek veya öldürmek için çeşitli eğitimlerden geçirilmesi gerekir. Kemik iliğinde üretilen genç lenfositler, mikrop öldürücü aktif T-lenfosit doğurma yahut antikor sentezleme kabiliyetine henüz sahip değildirler. Bu kabiliyetleri kazanabilmeleri için T-lenfositler timüste, B-lenfositler ise kemik iliğinde bir müddet eğitildikten sonra vücudu savunmak için lenfoid dokuya göçerler.
Harp sahasında mikroplarla savaşabilmek için timüse eğitime gelen lenfositler, burada bölünerek milyonlarca farklı antijene cevap geliştirebilecek (tanıyıp tesirsiz hâle getirebilecek) şekilde çeşitlenirler. Milyonlarca antijene karşı milyonlarca T-lenfosite, insan vücuduna girebilecek her türlü antijene (yabancı molekül) has, antikor ürettirilir. Gaybı bilmeyen ve şuurdan mahrum olan lenfositler, dışarıdaki milyonlarca antijenin varlığını ve onların her birine karşı ayrı T-lensofit üretilmesi gerektiğini nasıl bilebilir ki? Her yabancı moleküle karşı özel bir silâh üretme gibi akılları durduracak kadar kompleks bir mekanizmanın kendi kendine gelişmesi hiç mümkün müdür? Alîm-i Hakîm, kendine muhatap seçtiği insanın sıhhatini korumak için, müdafaa sisteminin askerlerine mükemmel bir eğitim ve donanım alanı olarak timüsü yaratmıştır. Acemi birliğinden usta birliğine gönderilen komando erleri gibi, timüste eğitimini tamamlayanlar da aktif T-lenfosit unvanını kazanır ve harbe katılmak üzere lenfoid dokulara (kasıktaki lenf düğümleri, koltuk altı, bademcikler, boyun vb.) dağılırlar.
Timüste eğitim alan lenfositlerin bir başka özelliği de, bulunduğu vücudun kendi antijen ve proteinlerine karşı mücadele yapmamasıdır. Bir güvenlik görevlisinin işyeri çalışanlarına zarar vermediği gibi, eğitimli T-lenfositler de vücudun kendi antijen ve proteinlerine zarar vermezler. Eğer T-lenfositler vücut hücrelerinin antijen ve proteinlerini de tanımayıp, onlara da yabancı gibi muamele etselerdi, sağlıklı bir insan birkaç gün içinde ölümle karşı karşıya kalırdı. Nitekim otoimmun hastalıkların bir kısmı, vücudun kendi askerlerinin saldırmasıyla ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumun önlenmesi adına vücutta harika bir sistem kurulmuştur: Kemik iliğinde yapılan eğitimsiz T-lenfositler, önce vücudun kendi antijenleri ile karşılaşır ve vücudun öz antijenlerine karşılık veren % 90 kadar lenfosit henüz eğitim alanında ölür. Geri kalanlar timüs bezindeki eğitimi başarmış olarak salıverilir. Lenfositler, vücudun kendi hücrelerinin antijenlerini tanıyıp onlara saldırmaz hâle gelince, dışarıdan girmiş yabancı hücrelere (bakteri, mantar, virüs) ve içeride üremiş kanserli hücrelere ait antijenlere karşı güçlü bir şekilde mücadele verebilir.
Böbrek, karaciğer ve kalb gibi organların naklinde en büyük problemi T-lenfositler çıkarmaktadır. Çünkü onlar dışarıdan gelen her türlü yabancı antijene saldırmak üzere yetiştirilmiş, güçlü askerlerdir. Alıcı şahsın T-lenfositleri, başka insanlardan alınan organları, yabancı antijen olarak gördükleri için, nakledilen organın dokusunu reddetmek için hemen faaliyete geçer. Timüs bezi çıkarılan bazı hayvanlara doku nakli yapıldığında ise, yabancı dokuya karşı herhangi bir reddetme durumu görülmemiştir. Fakat bu durumda, vücut her türlü mikrobun istilâsına açık hâle gelmektedir. Dolayısıyla insanlarda yapılacak böyle bir uygulama, immün sistemin aktif bağışıklığını iptal etmek demektir ki; bu, bir ülke ordusunun en önemli kuvvetlerini iptal etmek gibi bir şeydir. Sınırları korunmayan bir ülkeye her türlü zararlının sızması gibi, immün sistemi zayıflatılmış vücuda da her türlü mikrop girebilir.
Bademcikler ve Kuyruk sokumu
Aynı "körelmiş organlar" listesinde yer alan bademciklerin de boğazı, özellikle erişkin yaşlara kadar, enfeksiyonlara karşı korumada önemli rol oynadığı keşfedildi. Omuriliğin sonunu oluşturan kuyruk sokumunun ise, leğen kemiğinin çevresindeki kemiklere destek sağladığı, bu nedenle, kuyruk sokumu kemiği olmadan rahatça oturabilmenin mümkün olmadığı anlaşıldı. Ayrıca bu kemiğin pelvis bölgesindeki organların ve buradaki çeşitli kasların da tutunma noktası olduğu belirlendi.
![]() Evrimci biyologların "körelmiş; organ" sandıkları apandiksin (üstte) vücudun savunma sisteminde önemli bir rol oynadığı anlaş;ılmış; bulunmaktadır. Kuyruk sokumu olarak bilinen omuriliğin en alt kemiği ise yine "körelmiş; organ" değil, önemli kasların tutunma noktasıdır. | ![]() |
20 Yaş Dişi Hakkındaki Yanılgı
Körelmiş organlar kavramı (vestigial organs), evrim literatüründe uzunca bir süre yer alan, ama geçersizliği anlaşıldıktan sonra sessiz sedasız bir kenara bırakılan bir iddiadır. Ancak Gülse Birsel'in de etkisinde kaldığı anlaşılan bir kısım yerli evrimciler, "körelmiş organlar"ı hala evrimin büyük bir delili sanmakta ve öyle göstermeye çalışmaktadırlar. (Harun Yahya, Körelmiş Organlar Yanılgısı)Sonuçta, 20 yaş dişinin "yararsız" olduğu yönündeki inancın hiçbir bilimsel temele dayanmadığı ve bu dişin çiğneme fonksiyonunda diğer dişler gibi işlev gördüğü, bugün tıp dünyasının ortak görüşüdür.
Toplumlardaki besin tercihlerindeki benzeri değişikliklerin, diğer dişler üzerinde de olumsuz etkisi bilinmektedir. Örneğin son yüzyıl içinde şekerli ve asitli yiyeceklerin tercih edilir olması, diğer dişlerdeki çürüme oran ve hızını artırmıştır. Ancak elbette bu durum dişlerimizin yararsız ve körelmiş organlar olduğu gibi bir sonucu akla getirmez. Aynı durum 20 yaş dişi için de geçerlidir. Bu dişle ilgili sorunlar, herhangi bir evrimsel "körelme"den değil, günümüz insanlarının beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır.
Kısacası evrimciler tarafından ortaya atılan körelmiş organlar senaryosu hem kendi içinde mantık hataları içermektedir, hem de bilimsel olarak yanlıştır. İnsanlarda, sözde atalarından miras kalmış olan hiçbir körelmiş organ yoktur.
Giriş
Evrim literatüründe uzunca bir süre yer alan, ama geçersizliği anlaşıldıktan sonra sessiz sedasız bir kenara bırakılan iddialardan biri, "körelmiş organlar" kavramıdır. Ancak bir kısım yerli evrimciler, "körelmiş organlar"ı hala evrimin büyük bir delili sanmakta ve öyle göstermeye çalışmaktadırlar.
Körelmiş organlar iddiası bundan bir asır kadar önce ortaya atılmıştı. İddiaya göre, canlıların bedenlerinde atalarından kendilerine miras kalmış, ancak kullanılmadıkları için zamanla körelmiş işlevsiz organlar yer alıyordu. Bu kesinlikle bilimsel bir iddia değildi, çünkü bilgi eksikliğine dayanıyordu. "İşlevsiz organlar", aslında "işlevi tespit edilememiş" organlardı. Bunun en iyi göstergesi de, evrimciler tarafından sayılan uzun "körelmiş organlar" listesinin giderek küçülmesi oldu.
Kendisi de bir evrimci olan S. R. Scadding Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde yazdığı "Körelmiş Organlar Evrime Delil Oluşturur mu?" başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle kabul eder: (Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçüldü... Bir organın işlevsiz olduğunu tespit etmek mümkün olmadığına ve zaten körelmiş organlar iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, "körelmiş organlar"ın evrim teorisi lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı sonucuna varıyorum. (S. R. Scadding, "Do 'Vestigial Organs' Provide Evidence for Evolution?", Evolutionary Theory, cilt 5, Mayıs 1981, s. 173)
Alman anatomist R. Wiedersheim tarafından 1895 yılında ortaya atılan "körelmiş insan organları" listesi, appendiks, kuyruk sokumu kemiği gibi yaklaşık 100 organı içeriyordu. (Appendiks toplumda 'apandisit' olarak bilinen organdır. Yanlış kullanım sonucu dilimizde bu organı tanımlamak için kullanılan 'apandisit' gerçekte bu organın enfeksiyona uğramasına verilen addır.) Ancak bilim ilerledikçe, Wiedersheim'ın listesindeki organların hepsinin vücutta çok önemli işlevlere sahip oldukları ortaya çıktı.


